Deniz Hukuk Bürosu

Türkiye'de borç tahsili

Anasayfa / Yayınlarımız

Türkiye'de borç tahsili

Türkiye hukukunda borç tahsili gibi oldukça genel kapsamlı bir konudan bahsederken ilk akla gelecek soru; Türkiye’deki hukuk ve yargı sisteminin, Türkiye’de icra edilecek ticari faaliyet veya yatırımlar neticesi doğacak hak ve alacakları korumak için ne derece yeterli ve etkin olduğudur.

2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp sonrasında Avrupa’ya sirayet eden küresel boyuttaki ekonomik krize rağmen Türkiye’de ekonomik göstergelerin iyiye gitmesi, yabancı yatırımcı ve iş adamlarının yatırımlarını değerlendirmek ve ticaret yapmak konusundaki dikkatlerini yeniden Türkiye’nin üstüne yoğunlaştırmalarına ve Türkiye’yi tercih etmelerine sebep olmaktadır.

Türkiye, ekonomik dar boğazdan çıkarken bir yandan da Avrupa Birliği üyeliğine adaylık sürecini, demokratikleşme adına iyi bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu doğrultuda, 2003 yılından itibaren Türk yargı sisteminde oldukça esaslı değişiklikler yapılmış ve halen yapılmaktadır. Aslında bu değişiklikler öncesinde de Türk yasalarının Avrupa ülkelerinin yasalarına tamamen yabancı olduğu söylenemez çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrası kurulan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yasaları yapılırken Avrupa ülkelerinin yasaları kaynak olarak kullanılmıştır. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ceza kanunu, İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak düzenlenmiştir. Yine, Türk Ticaret Kanunu Almanya’dan, Türk Borçlar Kanunu ve Türk Medeni Kanunu ise İsviçre’den alınmıştır.

Son yıllarda, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) iktidarı sürecinde, yargı reformu adı altında, temel kanunların hemen hepsinde köklü değişiklikler yapılmıştır. Kanunlarda yapılan değişiklik ve bunlara bağlı uygulamalara ayak uydurmak her ne kadar biraz zaman alacak olsa da amaçlanan adli sistemin işlerlik kazanması ve hızının arttırılmasıdır.

Yargı reformu ile amaçlanan, yargının bağımsızlığının sağlanması, tarafsızlığının desteklenmesi, etkinliğinin ve verimliliğinin artırılması, adalet teşkilatının daha işler hale getirilmesi, yargıya güvenin sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması, uyuşmazlıkların önlenmesi için yeni olanakların sunulmasıdır.

Ticari hayatı ilgilendiren İcra ve İflas Kanunu, Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, Çek Kanunu gibi önemli kanunlarda yapılan esaslı değişiklikler ile bu kanunlar da, modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap verecek ve günün şartlarına daha uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır. Zaman zaman kanunlarda değişiklik yapılsa da Türkiye’de yerleşik bir yargı ağının ve hukuk siteminin varlığı daima göz önünde bulundurulmalıdır.

Bahsi geçen bu yeni mevzuat gereğince, uyuşmazlıkların, mahkemeler haricinde uzlaşma, arabuluculuk, tahkim gibi yöntemlerle de çözülmesini sağlayacak bir takım önemli düzenlemeler yapılmıştır. Böylelikle yargının yükünün hafifletilerek, işleyişinin etkinliğinin, verimliliğinin ve işlevselliğinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Mahkemelerdeki dava sayısının azalması, davaların hızlı, basit, en az giderle ve etkin bir biçimde görülmesine imkân tanıyacaktır.

Türk Hukuk Sisteminde uzlaşma veya tahkim yöntemleri haricinde, yasal yollardan borçların tahsili konusunda alacaklıların tercih edebileceği birden çok yasal yol mevcuttur. Bu yöntemler basitçe aşağıdaki gibi sıralanabilir;
a) Borçluya karşı doğrudan bir alacak davası açılması,
b) Bir dava açmaksızın, başka bir değişle, bir mahkeme kararı olmaksızın borçlu aleyhine bir icra takibi başlatarak borçludan alacağın talep edilmesi.
Yargı harçları bakımından daha az masraflı ve süreçler bakımından daha çabuk işlediği için, Türkiye’de icra takibi yolu dava yoluna nazaran daha fazla tercih edilen yöntemdir. Borçluya karşı başlatılacak icra takipleri de alacaklının elinde bulunan ve alacağı kanıtlayan belgelerin türüne göre kendi içlerinde çeşitlilik arz etmektedir. Şöyle ki;
a) Alacak, cari hesap veya fatura gibi adi bir senede dayanıyorsa, adi icra takibi başlatılarak, yetkili icra dairesi vasıtasıyla borçluya ödeme emri gönderilir. Borçlunun bu ödeme emrine karşı, borcum yoktur gibi basit bir itirazı takibi durdurmaya yeterlidir. Bu durumda alacaklının, yetkili mahkemede, borçlunun itirazının iptali için bir iptal davası açması gerekir.
b) Alacak bir kambiyo senedine dayanıyorsa, bu durumda borçlu aleyhine kambiyo senetlerine mahsus bir icra takibi başlatılır ve borçluya yetkili icra dairesi vasıtasıyla bir ödeme emri tebliğ edilir. Bu takip türünde borçlu, sadece kanunda sayılan itiraz sebeplerinden birine dayanarak ödeme emrine itiraz edebilir. Üstelik ödeme emrine itiraz eden borçlunun bizzat yetkili icra mahkemesinde bir dava açması ve haklılığını kanıtlaması gerekir. Ayrıca borçlunun itirazı, satış aşamasına kadar olan icra işlemlerini de durduramayacaktır.

Bu yasal yollar haricinde, borçlu bir şirket ise ve bu şirketin pasifi aktifinden fazla ise borçlu şirketin iflasını talep etmek de mümkündür. Ancak bu durumda, borca batık olan borçlu şirkete, iflas davasına bakan mahkemeye müracaat ederek iflasın ertelenmesini talep etmesi olanağı tanınmıştır. Son zamanlarda devlet politikasının şirketlerin varlık ve devamlılıklarını sağlamak olması nedeniyle, bu yönteme pek çok borçlu şirket başvurmuştur. Borçlu şirketin mahkemeyi ikna edici bir iyileştirme projesi sunması, süreç içinde alacaklılarıyla sulh (settlement) anlaşmaları yapması ve taksitlerle borcunu ödemeye başlaması, mahkemelerin, her biri 1 sene olmak üzere toplam 5 seneye kadar borçlu şirketlerin iflaslarının ertelenmesi kararları vermeleriyle sonuçlanmaktadır. Erteleme süreleri boyunca alacaklıların borçlu aleyhine dava açmaları, icra takibi yapmaları veya borçlunun mallarını haczederek satmaları kanunen yasaklanmaktadır.

Kısacası, Türk hukuku oldukça detaylı bir şekilde alacaklının haklarını korumakta ve alacağını tahsil için yeterli olanakları sağlamaktadır. Ancak, hukukun tanıdığı bu hak ve yetkileri kullanmak zorunda kalsanız da kalmasanız da elinizde, ilgilisiyle karşılıklı olarak akdettiğiniz ve Türkiye’de girişeceğiniz ticari faaliyetin detaylarını içeren bir sözleşmenin varlığının önemini özellikle vurgulamak istiyorum. He ne kadar Türk Hukuku gereğince ticari işlemler için bir sözleşme imzalanması zorunlu olmasa da ileride yasal yollara müracaat etmek zorunda kalmanız halinde bu sözleşme, elinizdeki en önemli delil olacaktır.

Eğer mümkünse, girişeceğiniz ticari faaliyetin neticesinde doğacak olan alacağınızı teminat altına almak için, sözleşme yanında, alacağınıza karşılık olmak üzere borçludan, çek veya senet gibi kıymetli bir evrak almanızı da tavsiye etmek istiyorum. Nitekim yukarıda bahsettiğim gibi, Türk İcra Hukukunda, kıymetli bir evraka bağlanmış alacağın tahsili için, daha hızlı işleyen özel bir yöntem vardır. Burada önemli olan, elinizdeki kıymetli evrakın, ilgili Türk kanunlarının aradığı zorunlu unsurları taşımasıdır. Kıymetli evrak ayrıca, alacağın tahsilinin tehlikeye düşmesi halinde, mahkemeye başvurarak, borçlunun mallarının üzerine ihtiyati haciz konulmasını temin edebilmek bakımından da önem taşımaktadır.

Netice olarak elinizde, kıymetli evrakla da teminat altına alınmış, hak ve alacaklarınızı doğru şekilde tanımlayan, ihlal halinde yaptırımlar içeren doğru bir sözleşme olduğu sürece, kanunlar ve yargı sistemi açısından korunur bir vaziyete gelmiş olarak Türkiye’de ticari faaliyete girişebilirsiniz.

Bu yayınımızı arkadaşlarınla paylaşabilirsin